Anneliği idealize etmek!

Bu zamanda anne olmak mı zor, çocuk olmak mı?

Zamanımızda anne olmak: “felanca psikolog şunu dedi, çocuğa şöyle davranalım, filanca bunu dedi şu oyunu oynatalım”, ince motor, kaba motor gelişimi destekleme çabaları ile dolu. Bana çok yorucu ve yüzeysel geliyor.

Eğitimini almış olmama rağmen, “hadii gel makasla kağıt keselim ki ince moturun gelişsin” diye yönlendirme yapmadım. Sadece çocuğun ihtiyaçları doğrultusunda ilerledim. Bu bazen sürekli suyla oynama ihtiyacı, bazen boyama ihtiyacı, bazen kaşık, tencere oynama ve bazen de kağıt kesme oldu.

İdealize etmeden ama çocuğun yönelişlerine de “hayır, hayır o olmaz” diyerek engellemeden hareket etmek. Uygun şartları yerine getirerek. Sürekli bir deneme yöntemiyle.

Mesela Akif 2-3 yaş civarlarında acayip su meraklısıydı, lavabodan ayrılmıyordu. Banyonun ısısını ayarlayıp, onu da küvete koyarak oyun ortamı oluşturarak geçti bir kış. Sonraki yaz Türkiye’de bahçede önüne koyduğumuz bir kova suyla oynadı. İçerisine arabalar, çamurlar atarak. O öyle oynarken komşu teyzenin “anam üşür bu çocuk” demesine “yok yok yaz günü bişey olmaz” diyerek mahalle baskısının da önüne geçerek, durumları böyle idare ederek geçirdik. Bu bir süreç, o çocuğun o dönem ona ihtiyacı var.

Anneliği idealize etme, bu durum, bu çağın hastalığı bence. Daha bebek doğmadan başlıyoruz, “aa yok biz uyku eğitimi vericez, “biz şeker vermicez, biz şunu yapmıcaz, biz bunu yapmıcaz”. Sonra? Ya sonra ne oluyor biliyor musunuz? Annelik içinden çıkılmaz bir sorular, kavramlar, ilişkiler karmaşası… Sadece sevgi ve ilgimizle harika insanlar yetiştirebilecekken, işler tersi olabiliyor.

Peki metod, yöntem bilmeyelim, eğitim kitapları okumayalım mı? Bilakis okuyalım, öğrenelim. Ama önce kendimizi okuyalım, fıtratı bilelim sonra çocuklarımızı zaten anlarız. Her okuduğunu, her duyduğunu üzerinde uyguladığın çocuğun hali nicedir?

Neyi çok idealize edersek onun doğallığını bozarız. Hamilelikle birlikte başlayan bir idealizm, emzirme, uyutma, ek gıda, tuvalet alışkanlığı, oyun oynama, dil gelişimi derken tüm yaşam boyunca devam ediyor. Sonuç: hep yorgun ve mutsuz ana. Vicdan azapları, başarısızlık hissi bunun yanında da hayal ettiğinin tersi bir çocuk.

Annelik; akademik bir titel değil ki, bunun bir üst ve bir alt noktası olsun. Kendinizin de insan olduğunuzu, duygularınızın var olduğunu unutmayın.

Kendimizi “en iyi anne” yarışında sanıyoruz, en iyi emziren anne, en iyi doğuran anne, en iyi seven anne, en iyi oyun oynatan anne, en iyi oyuncak alan anne, en iyi…., en iyi… beni bunaltıyor bu durumlar, çıktım ben yarıştan, isteyen devam etsin. Hele bir de psikoloji, pedagoji ya da bunların kıyısından geçmiş bir anneyse değmeyin keyfine.

Bir kaç yıl önce bir anneli-çocuklu buluşmada ilk defa tanıştığımız ve sanırım pedagoji eğitimi almış bir anne arkadaş, kendi yöntemlerinden bahsederken, bizlerin anneliğine burun kıvırır bir tarzda konuşuyor. Eee na’pıyoruz bu durumda? O arkadaşı devre dışı bırakıyoruz, amaç deneyim paylaşmak olsa amenna! Sosyal medyada da öyle, bana bıkkınlık veren tüm anne hesaplarından uzak duruyorum. Çok komiğiz aslında şu birbirimize üstünlük tasladığımız şeye bak!


Ek gıdayı, doğal beslenmeyi idealize edip, sonra da neler yaşadığımı şu yazımda “Nakışlı beyaz gömlekteki frambuaz lekesi” tıklayın yazmıştım.

Uçlarda olmak her zaman bize ve çocuğumuza zarar veriyor, bırakın orta yoldan gidelim. Okuyalım, soralım, araştıralım bilgi sahibi olalım amaaa… önce insanı, insan çocuğunu tanıyalım, okuyalım.

Gelin anneliğin içini anne gibi dolduralım, sevelim, kitap okuyalım, şarkılar ninniler söyleyelim, mısır patlatalım, kek yapalım, yerleri silelim, sek sek oynayalım ama “Ayşe bak bu biiiiiirr, ikiiii hadi sen de say”, demeden az bi sakin olalım. O sayar merak etmeyin, biz sevelim yeterki, o hepsini yapar.

E peki aktivite yaptırmayalım, işte kitaba göre yapmayalım da ne yapalım, eline tablet telefon mu verelim? Ha bak onda da çok idealist fikirlerimiz var, “faydalı şeyler izliyor”, “ayy ingilizce öğreniyor”,(tabi ki şarkılarla daha kolay öğrenilir, ama abartmadan) “nası da telefonun açılacak yerlerini biliyor” gibi övünüyoruz değil mi? Yok aslında onların hiç biri o geliştirmeye çalıştığın zekayı bir tık öteye ilerletmiyor. Tablet, telefon kullanan çocuğun beyni hiiç gelişmiyor. Duygusuz, etrafa boş boş bakan, neye sevineceğini bile bilmeyen bir nesil ortaya çıkıyor.

Biz mutfakta yemek yaparken sırf ayağımıza dolaşmasın diye onun eline tablet, telefon yerine, bir tencere, bir tahta kaşık verelim.

Çocuklar başka varlıklarmış gibi davranmayalım. Onlarla baş etmemiz, zamanlarını doldurmamız gerekiyormuş gibi düşünmeyelim. Mümkün olduğunca hayatın içine çekelim, masaya tabakları dizdirelim, oyuncakları birlikte toplamaya çalışalım…

Kısaca hayatı bizimle birlikte yaşamasına fırsat tanıyalım. İdealizm hastalığından kurtulup, burnunu koluna silen çocuğun bizim çocuğumuz olduğunu kabul edelim, evet herkesin içinde ağlayan ‘şımaran’ çocuğun da…

4 Comments

Add Yours →

Bir yanıt yazın