Anneliği bana sevdiren şehir, Viyana

Eğitim için geldiğim Viyana’da anne olmak da nasip oldu. İlk zamanlarda dikkatimi parklarda, şehirde çocuklarıyla hatta bebekleriyle gezen, neşeli anneler, babalar çekiyordu. Bir kaç haftalık bebeğini parkta güneşlendiren anne, çimlere uzanmış bebeğiyle oynayan anne, yani hayatın içinde, yani aramızda, suratında annelikten bezmiş bir ifade olmayan, memnun görünen, kendini eve kapatmamış yeni doğum yapmış anneler. Hatta iki, üç daha fazla çocuğuyla Müzik müzesini gezen anneler, Doğa Tarihi müzesinde yerlere oturmuş çocuklarını doyurma telaşında olan anneler.  Dışarıdan bakınca “ayy yazık çoluk çocuk çok zor” imajı yerine, ne kadar doğallar, şu babayla oğluna bak ne hoşlar, aa kadına bak ne kadar da rahat imajı vardı . Benim için şaşırtıcı olan etraflarına aldırmadan, kimisi yeni doğmuş bebeğiyle kimisi de çok çocuğuyla bu kadar hayatın içinde olmalarıydı.

Benim anne portreme uymayan durumlardı bunlar. Anne deyince zihnimde böyle bir manzara canlanmıyordu. Bana göre küçük bebeği olan anne evde olmalıydı, çünkü ya üşürdü bebek ya da nazar felan olurdu, onun yeri annesiyle evdi. Dışarısı ona göre değildi. Çok idealize etmiş gibi olmayım ama bir de bu annelerin şık, gayet güzel giyimli ,en can alıcısı da neşeli görünmeleriydi. Hayatına çocuklarını dahil etmiş, çocukları için kendini eve kapatmamış, dört duvar arasında olmayan bir annelik, burda gayet sıradandı fakat benim için yeni bir durumdu. Kendisini anne olarak hiç hayal etmemiş ben için, burada şahit olduğum, hayatın içinde annelik, canlı bir annelik cazip geliyor, beni heyecanlandırıyordu.

Yollarda, metrolarda gördüğüm sakince uyuyan bebekler, ebeveynleriyle muhabbet eden, koşan, eğlenen, torunuyla birlikte kumda oynayan dedeler, anneanne, babaanneler, birlikte spor yapanlar, bisiklet sürenler… Kanguruda uyuyan bebekler, ormanda kanguruda sırtta taşınan çocuklar. Hafta sonu sporunu bebek arabasıyla yapan babalar. Metro kapısında arkadaki kalabalığa rağmen çocuğunun elinden tutup hızlıca indirmeyen, tüm kalabalığı o küçük insanın hızına göre yavaşlatan anneler, bunun yanında o kalabalığın “hadi be bacım, tut kolundan çek” vs gibi gereksiz sözlerle anneyi strese sokmayan insanlar.  Bir Afrikalı atasözü der ki bir çocuk büyütmek için koca bir köy gerekir. Yani tek başına büyütülmez çocuk, çevredekilerin yardımına her zaman ihtiyaç vardır. Kısacası hayatın içine dahil edilmiş, çocuktan dolayı stres olmayan, gayet rahat ebeveynlik beni etkiliyordu.

IMG_8451

Kanguruda amfide uyuyan bebekler, derste uyuyan bebekler, buna ses çıkarmayan profesörler, öğrenciler. Hatta dersin birinde yanına oturduğum kadın bebek arabasında bebeği uyuyan biriydi. Kendisi gayet sakin ders dinliyor, not alıyordu, bense hayretle onları seyrediyordum. Etrafta benden başka şaşıran yoktu, bu da ilginç bir durum. Evinde rahatça oturmak varken neden çocuğuyla derse gelmiş ki diye de düşünmüştüm, hatta bebek ağlayacak da kadın panik olacak diye ben stres oluyordum. Dedim ya hayatın içinde bir annelik, ne kadar sıradan ve doğaldı. Acaba bu durum onlara has mıydı, benim bebeğim olsa durum nasıl olurdu?

Elbette ki herşey dışarıdan görüldüğü gibi toz pembe değildir, beni etkileyen gördüklerim, şahit olduklarım geleneksel anneliğin dışında birşeylerdi. İstisnalar her zaman vardır ama, yetiştiğim ortamdan bildiğim bebekli annenin eve hapsolmuş olmasıydı, kırkı çıkmadan dışarı gezmesine gidilememesiydi. Bazen parklara bebeğiyle gelen annelere bebeğin kaç aylık olduğunu sorduğumda iki haftalık veya bir aylık gibi cevaplara şaşırıyordum. Ne yani kırk günlük lohusalık sadece biz Türk annelere has birşey miydi. Bunlara uğramamış mıydı?

Pozitif örnekleri gördükçe başka bir annelik mümkün diye seviniyordum. Bunun yanında devletin annelere sunduğu imkanlar da kısmen faydalıydı. Çalışan annelere uygulanan iki yıllık ücretli izin, kütüphanelerin 0 yaştan itibaren bebekler için kitap okuma programları, belediyenin her bölgede açmış olduğu anne bebek buluşmaları, hatta bazı kilise üyesi genç annelerin organize ettiği bebek buluşmaları. İlk kızımda böyle bir gruba katılmış ve bir çok şeyi oradaki annelerden öğrenmiştim. Herşeyde ve her zaman olduğu gibi burdaki annelerin de kendilerine göre şikayetleri, toplumda eleştirdikleri durumlar vardı. Sonuçta çeşit çeşit insanın yaşadığı bir şehir. Tüm bunlara rağmen benim odaklandığım şeyler negatif durumlar değildi, pozitif gördüklerimi içselleştirmeye çalışıyordum. Amacım bizi kötüleyip, kendi anneliğimizi, büyütme tarzımızı eleştirip buradakini yüceltmek değil bilakis gördüğüm, şahit olduğum olumlu örnekleri çoğaltmak, burdan bir harman çıkarmak.

Metroda kitabını okuyan çocuk, kafede babasıyla sohbet eden çocuk, kum havuzunda dedesiyle kule yapan çocuk, çimlere uzanmış anneannesiyle dergi okuyan çocuk, müzede yerlere oturmuş bişeyler yiyen çocuk, hepsi çocuktu, bildiğimiz çocuk… Peki bu sükunetin sebebi neydi…

Çocuk doktorumuzun “Genisse die Zeit mit deinem Baby, denn sie vergeht so schnell”, (bebeğinle zamanın tadını çıkar, çünkü zaman çok hızlı geçiyor.) sözü ilk başta tuhaf gelmişti. Nasıl yani bebeğimle zamanın tadını mı çıkaracağım? Ben mi yanlış anladım acaba diye de düşünmüştüm. Çünkü benim zihnimde bebekle hayatın tadını çıkarmak diye bir cümle yoktu, bana göre o; tadı çıkarılacak bir zaman değil, aksine ciddiyetle yerine getirilmesi gereken bir görev. Hatta aynı cümle hamilelik için de kullanılıyordu “Genisse die Zeit mit deinem Babybauch”, bebekli göbeğinin tadını çıkar gibi birşey. Hamileliğin tadını çıkarmak, hı? Nasıl yani? Bizim farkında olmayıp, kaçırdığımız şey neydi?

Çok soğuk havalarda bile dışarıda gezdirilen çocuğun suçu neydi? Buralarda meşhur bir söz vardır “Kötü hava yoktur, yanlış kıyafet vardır” diye. Bu sözün önemini ilerleyen yıllarda daha iyi anladım. Kanguruya takıp yarım saatlik bir sabah gezisinde bile rahatça uykuya dalan bebeğimi gördükçe, bu işin sırrını çözdüm galiba diye sevinmiştim. En can alan ayrıntı da o soğuğa rağmen dışarda bebeğiyle gezen anneye yaşlı bir teyzenin “yavrum üşür bu üşür” dememesiydi veya parkta düşen çocuğuna müdahale etmeyen anneye “kız kaldır çocuğu, düştü yazık” diye bir sesin gelmeyişiydi. Başta annelere ve herkesin hayatına nasihat etme hakkı bizde nerden geliyordu? Bizim farkında olmadan kaçırdığımız şey neydi?

Parka getirdiği çocuğunu direk yönlendirerek “hadi git kaydıraktan kay” değil de, “ne yapmak istersin” diye çocuğuna soru soran ebeveynin bildiği neydi, hangi kaynaktan okuyordu bunları? Genetik kodlarında mı vardı bu durum? Çocuk hakkındaki düşüncelerimin alt üst olduğu bir süreçti benim için. Tabi ki pozitif örneklerin yanında, tam tersi durumlar her zaman vardı. Avusturya’da doğmuş büyümüş, eğitim almış bir çok  Türk ailelerde de bizdeki benzer çocuk yetiştirme tarzını görüyordum. Çünkü onlar da müdahale edilerek büyütülmüşlerdi, galiba insan almadığını veremiyor, bunun için bir kırılma noktası gerekli. Bu öğrenilemeyecek, uygulanamayacak bir durum değil diye düşünüyorum.

Evet Viyana’da yalnızdık, yani ailelerimiz burada değildi. Yalnız çocuk büyütmek zordu fakat bunun yasını tutmak yerine elimdeki imkanlarla bu durumu avantaja çevirmeye çalıştım. Bebek buluşma grupları ilk zamanlarda en sevdiğim ortamlardı, gerek belediyenin sunduğu gerek özel kurumların dahil olmaya çalıştım, Türk arkadaşlarla evlerde bebek buluşma grupları oluşturduk bu da annelerin birbirlerine destek olarak, terapi yerine geçen buluşmalardı çocuklar için de sosyal ortam. Bunun dışında her türlü havada bol yürümeli, gezmeli, keşfetmeli geçen günlerdi… Geriye dönüp baktığımda olumluya odaklanarak bu yolda ilerledim. Yok yabancıyız da müslümanız da vs. gibi insanı bitiren söylemlere hiç girmedim.

7 yıl önce Viyana’da başlayan ve bugün  7, 5 ve 2 yaşlarında olan üç minikle yolculuğum devam ediyor.

IMG_1882

0 Comments

Add Yours →

Bir cevap yazın